Hukuksal Bakış

3/5/2006 - Malatya Merkez Halk Müziği

Kategori: sanat

MALATYA MERKEZ HALK MÜZİĞİ

 

            Amacım; şimdiye değin hiç değer verilmemiş ve araştırılmamış Malatya halk müziğine kurumların ve halkın eğilimini artırmak, onlara kaynak vermek, türkülerin ve icra edilmesinin kaybolmamasına bir nebze de olsun katkı sağlamak aynı zamanda da başlangıç yapmaktır.

           

            Malatya merkez halk müziği dendiği zaman, şehir merkezi ile merkeze yakın yerleşim yerleri ve o müzikle bağlantılı ilçeleri anlamak gerekir. Bu yazımda Malatya merkez halk müziğini ele alıp diğer benzer illerle karşılaştırmasını yaparak Malatya halk müziğini belli bir yere oturtmaya çalışacağım. Yazımı çok detaya inmeden yazmaya gayret gösterecek, Malatya halk müziği hakkında detaya ilişkin yazılarımı da fırsatlar dahilinde ilerde yazmaya çalışacağım.

 

            Türkülerin özelliklerinin ve şive karakterlerinin tespit edilmesi ile değişik yerlerdeki toplumlar arasında bağlar kurulabilir. Çünkü: Türküler değişik toplumlarda değişik karakterler göstermekte, toplumların şive, karakter, düşünce, inanç, yaşayışlarını ve olayları yansıtmaktadırlar. Bu açıdan türkülerin menşeinin ve özelliklerinin iyi tahlil edilmesi ve yöresinin yerli yerine oturtulması elzemdir.

 

            Malatya türkülerinin tahlil ve incelemelerine de yukarıda belirttiğim doğrular ışığında bakılmalı, araştırmalar derinleştirilmeli zaman zaman fikir tartışmaları yapılmalıdır. Gerçeğe bu şekilde ulaşılır; tam anlamı ile Türkiye gündemine getirilemeyen Malatya türküleri gerçek yerine oturtulabilir. Malatya türkülerini ve özelliklerini su yüzüne çıkarmadaki katkılarından dolayı  rahmetli Muzaffer Sarısözen’e, rahmetli Kemal Çığrık’a,  bu konuda kitap hazırlayan Halil Atılgan ve  Salih Turhan’a ve Malatya türkülerini  icra eden diğer kaynak kişilere sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Çünkü; onlar geçmişe ait Malatya türkülerini geleceğe aktarmak üzere seslendirdiler, bant ve plak yaptılar, kültürümüze hizmet ettiler.

 

 Malatya halk türkülerinin tanıtımı yönünden  Malatyalı sanatçılara çok büyük işler düşmektedir. Ne yazık ki derneklerimiz, sanatçılarımız, iş adamlarımız, gerekse de kamu kurumlarımız bu konuda gerekli duyarlılığı göstermemektedirler. Bu durum bizleri çok üzmekte ve öz Malatya müziği başka taraflara kaymaktadır.

 

             Mikrofon sisteminin ve düğün salonlarının olmadığı dönemlerde Malatya merkezinde düğünler kayısı ağaçlarının altında, bahçelerde sadece erkekler veya sadece bayanlar tarafından yapılırdı. Erkekler için, düğünden bir gün önce akşama doğru masalar kurulur, etler pişer, özellikle davul zurna eşliğinde halaylar çekilirdi. Söylenen türküler genellikle, gazel, maya gibi uzun hava türdendi. Malatyalı erkekler klasik sazlarla ve kıvrak havalarla pek oynamak istemezlerdi. Oynanan oyunlar, ağırlama, üç ayak, lorke, tezleme, delilo türü oyunlardı. Bu düğünlerin en renkli simaları Sami Kasap, Zurnacı Vahap ve Davulcu Saim’di. Malatya merkez müziği komşu illerde olduğu gibi klasik sazlarla icra edilirdi. Bu sazlar, tambur, klarnet, cümbüş, tef, keman, darbuka gibi çalgılardı. Bayanların ise düğünlerde dinledikleri ve oynadıkları müzikler kıvrak müzikler ve kına havaları ve oyun havaları idi.

 

Sayın Halil Atılgan ile Salih Turhan’ın Malatya’ya mahsus uzun havaların ve hoyratların çok az olduğu fikrine katılamıyorum. Benim kişisel kanaatime göre geniş oktavlı uzun havalar en fazla Malatya, Elazığ ve Urfa’da söylenirdi. Hoyrat, maya ve gazel tarzı uzun havaların Malatya, Elazığ, Şanlıurfa, Diyarbakır kısmen de Sivas ve Erzurum’da okunduğunu belirtmek ister, yukarıda saydığım illerin müziği ve şivesi arasında bağlantı kurarım. İşte bu özellik maya, hoyrat, gazel tarzlarının okunduğu yerlerin bu iller olması, bu illerin en önemli ortak özelliğidir. Ayrıca Malatya gazelleri ve uzun havalarının okunması her babayiğidin harcı da değildir. Şu anda bile Malatya uzun havalarını ve gazellerini okuyabilecek icracıların pek bulunacağını zannetmemekteyim. Urfa ile Malatya’nın bu tür müzik tarzını birbirine benzetir ve Malatya merkez müziğindeki ağırlığın uzun hava ve gazeller olduğuna inanırım. Halil Atılgan ve Salih Turhan’ın Malatya hakkındaki türkü kitabının sonundaki Malatyalı sanatçılara ait plak listesindeki uzun havaları saymaya kalktım fakat zaman alacağı için sayamadım. Bu liste ile değerli kitap yazarlarının çıkardığı sonuç dahi çelişki yaratmaktadır. Uzun havaların en büyük icracıları Malatyalı Fahri, Sami Kasap, Hakkı Coşkun ve Bedri Karahan'dır. Şu anda benim elimde notaya alınmamış elli civarında uzun hava ve gazel’in bulunduğunu söyleyebilirim. Arzu edenler bunları ve bende bulunan diğer türkülerimizi notaya alabilirler.

 

Ancak, diğer illerin  müziği ile Malatya merkez müziğinde türkülerin gelecek kuşaklara intikali farklı biçimlerde gerçekleşmiştir. Malatya’da, özellikle büyükler müzikle uğraşanları hoş görmezler ve ellerinden geldiği ölçüde onları engellemeye çalışırlardı. Bu durum Malatya örf ve adetinde mevcut idi.. Şu anda bile o düşüncenin izlerine rastlanmaktadır. İşte bu meseleden dolayı müzikle uğraşanlar müziklerini gizli olarak evlerde toplanarak veya tek başlarına icra etmişlerdir. Bazen de düğünlerde, kına gecelerinde müzik yapılırdı. Bunun dışında zengin konaklarda klasik tarzda mahalli müzik icra edilirdi. Rahmetli babaannem, Hasan Varol Ortaokulu’nun arkasında bulunan Haci Abiş’in konağında Haci Abiş’in çocuklarının toplu halde müzikle uğraştıklarını ve müzik ziyafeti çektiklerini anlatırdı. Bu olay benim tahminime göre yüz sene önceye denk gelmektedir. Fahri Kayahan’ın da kayınbabası Haci Ağa ile birlikte müzik icra ettiği bilinen gerçeklerdendir. Fahri Kayahan’ın Karaköylü Reşat Dayı’dan tambur dersleri aldığını da düşünür ve bunları üst üste koyacak olursak Malatya müziğinin çok zengin olduğunu, geçmişten itibaren zamanımıza kadar aktarılarak süregeldiğini anlamak hiç de zor olmaz. Muzaffer Sarısözen’in derlemelerinde de Malatya Türküleri çok büyük yer işgal eder.

 

Anlaşılacağı üzere, Malatyalı tam anlamı ile müziğine değer vermemiş, buna rağmen el altından da olsa yerli müziğimiz bugünlere kadar gelmiştir. Malatya müziği çok zengin olup kendisine mahsus özelliklerle doludur. Gerek uzun hava tarzı, gerek şive ve gerekse de diğer makamlar yönünden türkülerimiz Şanlıurfa ve Elazığ türküleri ile yakın bağlantılı olup, müzik itibarı ile az çok birbirlerinden etkilenmişlerdir. Bu illerle Malatya merkez müziği arasındaki en önemli fark; Şanlıurfa, Elazığ gibi illerde mahalli ekiplerin ezelden beri kurulu olması ve bunu disiplin halinde icra etmeleridir. Hatta Elazığ ve Şanlıurfa merkez müzikleri nevruz, beşirî,  şirvan, tecnis, saba, elezber, divan, muhalif, saba, hüseyni gibi makamlarla anılmaktadır. Malatya’da buna benzer isimlerin verilmemesi Malatya’ya mahsus mahalli ekiplerin kurulamamış olması, müzikle uğraşanların bilimsel destek görmemeleri,  müziğimizin çok daha kuvvetli olarak bugüne kadar gelmesini körletmiş ancak engelleyememiştir. Binlerce Malatya türküsü küllerin altındaki korlar gibi durmaktadır. Küllerin aralanması ile bunlar sıcaklık verecek ve alevlenecektir. Eninde sonunda tüm Malatya türkülerinin Türkiye’ye yayılacağını tahmin etmekte ve ummaktayım. Malatya türküleri hakkında araştırmaların ve bilinenlerin de çok yüzeysel olduğunu ve yeterli olmadığını söylemek istiyorum. Malatyalı sanatçıların  mevcut türkülerimizi yorumlamaya çalışmamalarını ve bu uğurda çaba göstermemelerini ve tembellik yapmalarını da halen anlamış değilim.    

            .

            Bayanlar tarafından yapılan kına geceleri ve düğünler ayrı yerlerde yapıldığından bu düğünlerdeki türküler farklı karakterde olup bu türküler daha ziyade hareketli türkülerden ve kına havalarından oluşmuştur. Bayanlara çalanlar Kalender ile Defci Sıddı, daha sonra da Bedri Karahan’dır. Bedri Karahan oyun türü açısından epeyi de eser bırakmıştır. “Dam üstünde un eler”, “Kerneğ’in tepeleri”, “Gidenin üçü güzel” gibi türküleri örnek olarak gösterebiliriz.

             

            İkinci safha, ikinci kuşağın yetiştiği çağdır. İkinci Kuşak, Erkek Sanat Enstitüsü Radyosu’nun ve müzikli parkların açılışı ile Türkiye gündemine geldi. Ayrıca; Malatyalı olmayan İbrahim Tatlıses, İzzet Altınmeşe, Kâhtalı Mıçı, Şükran Ay gibi sanatçılar parklarda uzun süre program yaptılar. İkinci kuşağın en piri bana göre İlhan Kızılay’dır.  Ufuk Erbaş, Selahattin Alpay, Yüksel Özkasap, Mehmet Yumrutepe, Fahri Özyıldırım, Abdullah Kalkan gibi sanatçılar da bu dönemde gündeme geldi ve tanındı. Malatya müziği icra edip de kabuğuna çekilenler ile halen geleneksel müziğimizi faal olarak icra edenlerden birkaç isim vermek ister isem ilk akla gelen saz ve ses sanatçıları, İlhan Kızılay, Abdullah Kalkan, Mehmet Sarmış, Fahri Özyıldırım, Hasan Uçar, Selahattin Alpay, Nusret Demir, Yaşar Kayahan,  Mahmut, Mehmet ve Ömer Bay, Talip Özkan, Ali Acıburç, Bekir Çeçen, Mehmet Balaman, Adnan Erkuş, Ufuk Erbaş, Alaaddin Orhon, Kemal Samanlıoğlu, Yaşar Tutak, Yüksel Özkasap, Kemal Keskin, Erhan yılmaz gibi sanatçılardır.

           

           

Malatyalı Fahri Kayahan

Malatya’nın rahmetli olan en ünlü birkaç halk müziği sanatçısından bahsetmek istiyorum. Sanatçıları anlatırken uzun uzadıya anlatmadan sadece özelliklerinden konuşmak yerinde olacaktır. Bunlardan en önemlisi, çalıp söyleyen, senaryo ve söz yazan besteleyen ve mevcutları aktaran Malatyalı Fahri Kayahan’dır. Fahri Kayahan Malatya Halk müziğinin en önemli temsilcisidir. İlk defa halk türkülerini plağa okuyan sanatçıların da başında gelmektedir. O zamana kadar halk türküleri halk katında yeterince yer bulmaz gerekçesi ile plağa okunmuyor idi. İşte Fahri bu geleneği yıkan bence ilk türkücüdür. Fahri’nin müziğine etki eden en önemli olay çok sevdiği eşinin ölüm olayına bir vesile ile karışmış olmasıdır. Fahri’nin 22 yaşında iken başına bu olayın gelmesi ve Malatya’yı terk ederek terk-i diyar etmesi müziklerine de çok yansımıştır. Şarkılarında ve türkülerinde bu özelliği görmek mümkündür. Ayrılık, aşk ve acı Fahri’nin türkülerindeki temel özelliktir.

 

Bazı tartışmalara sebep olduğu için söylüyorum, Fahri kaç yaşında iken ölüm olayının geçekleştiğini bir şarkısında “Yirmi iki yaşında yaşla doldu gözlerim” diye belirtiyor. Fahri’nin tahminime göre eserlerinin yarıya yakını notaya alınmamış ve söylenmemektedir. Üstadın üç adedini minnet rica notaya aldırttım ama bunlar sadece bende duruyorlar. O türküler, “Sensiz sönmez şu kalbimin ateşi”, “İstersen halime gül” ve “Gurbet ele düştü yolum” isimli eserleridir. Fahri, Malatya’nın yöresel türkülerini söylediği gibi yöresel tarza uygun eserler de meydana getirmiştir. Bu bakımdan merkez müziği kayıt altına alan en önemli de kaynak kişidir.

 

Sami Kasap

İkinci Önemli kişi ise rahmetli Sami Kasap’tır. Sami Kasap da Malatya merkez müziğinin en önemli kaynak kişilerindendir. Malatya’nın gazel ve uzun havalarını en iyi icra eden mahalli sanatçısı idi. Onun söylediği gazeller maalesef kendisi ile birlikte gitti;  çalgıcıları da gazellere ve uzun havalara eşlik etme yönünden öksüz kaldı. Kasap Sami’nin şu anda hiçbir gazeli söylenmemekte değil; söylenememektedir. Üzerinde çok çalışılması ve incelenmesi gerekir. Yerinin doldurulması mümkün değildir. Onun değerini, uzun havaları ile meşhur bir sanatçı -şu anda ismini vermeyeyim- şu sözlerle ifade ediyordu: ”Biz onun söylediği uzun havaları ve gazelleri söyleyemek ki gardaş”  Onun eserleri de incelenmeyi ve notaya alınmayı bekliyor.

 

           

Bedri Karahan

Diğer önemli bir kaynak kişi rahmetli Bedri Karahan’dır. Malatya bayan düğünlerinde gerilen perdenin arkasına geçerek cümbüş çalardı. Hareketli ve bazen de uzun hava türünden türküler okurdu. Onun eserleri ve müzik tarzı ve kendisi ile eserleri dillenmeyi bekliyor. Bazıları günümüzde piyasada okunuyor.

 

Bilal Bozdağ  

Diğer bir kaynak kişi Bilal Bozdağ hakkında ise fazlaca bir bilgiye ulaşamadım. Onun özellikleri ve türküleri de zamanla gündeme gelecektir.

 

Hakkı Baba

Vefat eden sanatçılar içerisinde en şanslısı bana göre Hakkı Babadır. Rahmetlinin bir çok türküsü TRT repertuarına girmiştir ve  geniş kesimler tarafından da okunmaktadır. Biraz inceleme ile onun da tüm söylediği türkülerin ortaya döküleceğini, yeni Hakkı Babaların geleceğini umut etmekteyim.  

 

      Yukarıda belirttiğimiz faal dönem, Hakkı Coşkun ve Sami Kasap’ın vefatından sonra yara aldı, türküler okunmadı, okunamadı, atıl kaldı. Kısacası ölüme terk edildi. Şu anda büyük bir sessizlik ve ilgisizlik mevcuttur. Eğer dünü bilen Malatyalı türkücülere olanak sağlanmaz, eski türkücüler ile yenileri bir araya gelmez ve bilinenler yeni kuşaklara aktarılmaz ise Malatya Türk Halk müziği en kısa zamanda ölecektir. Vakit çok az, mevcut sanatçılarımızdan yararlanarak, yeni mahalli sanatçıları yaratmalıyız.

 

Yapılması gerekenler, belirttiğim sanatçılar ile yeni sesleri bir araya getirmek,  onların müzik bilgisini ve türkülerimizi yeni sanatçı yetiştirerek aktarmak, beraber çalışmaların sağlanması olmalıdır. En zor şartlarda dahi türkülerimizi yeni kuşaklara aktaran Malatyalı inşallah bunu da başaracaktır. Yapılması gerekenler ise:

 

                *Dernekler, Kültür Müdürlüğü, belediyeler Bünyesinde Malatya Merkez Halk Müziğini icra eden ve konserler veren mahalli yöre ekipleri kurulmalı, sık sık konserler, televizyon ve radyo programları yapılmalı cd ve kasetler doldurulmalıdır.

 

* Halkın sevgisini kazanabilmek için Malatya’da mahalli sanatçıların türkülerimizi devamlı olarak icra edebilecekleri ve halkın çok az bir para ile izleyebileceği sahne faaliyetleri yapılmalıdır.

 

*Başta Malatyalı Fahri olmak üzere, Sami Kasap, Bedri Karahan ve Bilal Bozdağ bilimsel açıdan incelenmeye alınmalı onların tüm eserleri icra edilmeli, eserleri notaya alınmalı ve bu sanatçılar Türkiye’ye tanıtılmalıdır.

 

* Merkez müziğini icra edebilen İlhan Kızılay, Selahattin Alpay, Abdullah Kalkan, Yüksel Özkasap, Ufuk Erbaş gibi sanatçılara destek verilmeli onların sık sık gündeme gelmesi sağlanmalıdır. Konserleri ise, vakıflar, dernekler, kurum ve sponsorlar tarafından organize edilmelidir. Onlar, yeni yetişen sanatçılarla birlikte çalışmalı ve yenilere bilgilerini aktarmalıdır.

 

·       Mevcut sanatçılarımıza geçim derdine çare bulunarak Malatya halk müziği ile iç içe olması ve söylenmesi çok zor olan türküleri öğrenmeleri  ve genele yaymaları gerçekleştirilmelidir.

 

Yazımın başlangıç olmasını, arkasının gelmesini ve Malatya müziğine aydınlık

gelecekler diliyor, bilgi ve belgelerinizi benle paylaşırsanız çok memnun olacağımı belirtiyor, saygılar sunuyorum. 29.Nisan.2006 Ankara

                                                                                                Av. Selami Yücel

Elektronik Posta Adresleri:

selamiyucel@hotmail.com

selamiyucel@gmail.com

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

18/2/2006 - Adli makamlarca ifade alınması

Kategori: hukuk

Bir adam öldürme olayı var, savcı tarafından ifade alınıyor. Sanık, öldürme olayını tek başına gerçekleştirdiğini iddia ediyor ve ifadesini de o tarzda veriyor. Sanığın müdafii de yanında. Sanık, maktulün elini bağladım, arabaya bindirdim diyor. Savcı bey ifadeleri tutanağa aktarır iken sanığın ifadesi bağladık, bindirdik tarzında tutanağa geçiriliyor. Bereket versin, durum her nasılsa fark ediliyor ve müdafii olaya müdahale ediyor, savcı düzeltmeyi yapıyor. ” Yaz kızım, “k” ları “m” yap diyor.  Tanıklardan bir ikisi tecavüz olayını anlatıyor, artık olay hakimlikçe belli olmuştur. İfadeler sanık anlatımlarına göre değil de  savcı ağzından kibar ve düzenli şekilde aktarılıyor. Ağır Ceza duruşmalarından biri. Tanık durumundaki mağdur bayan anlatıyor “ İsteğim olmadığı halde falanca bana zorla tecavüz etti”. Başkan yaz kızım diyor.” “falan kişi ile ilişkiye girdim.” Tanık biraz uyanıkmış, başkana hitaben. “İlişki değil bana zorla tecavüz etti diyor”. Ve en sonunda gerçek ifade kâğıda aksettiriliyor. Asliye Ceza Mahkemelerinden birinde tanığın ifadesi alınıyor. Tanık; mağdurun sanığa herhangi bir söz söylediğini duymadığını belirtiyor. İfade zapta “mağdur sanığa herhangi bir söz söylemedi” diye geçiyor. Her gün buna benzer binlerce olay oluyor.

 

Ben ifadelerin bu şekilde kâğıda aktarılmasına yuvarlama ismi veriyorum. Eğer, ifadeler yuvarlanmaz ise işler yetişmez anlayışı mevcuttur. Oysa ifadelerin anlatıldığı gibi tutanağa geçirilmesi suçun ispatı yönünden çok önemlidir.  Özellikle tanıklar her olayı farklı şekilde görür ve değerlendirirler. Bu arada, emniyet makamları ve karakolların ifade alma yönünden eskiye nazaran çok daha ileriye gittiklerini de belirtmeden geçemeyeceğim. Benim yazı yazma tekniğim özelden genele gitmek ve bir sonuca varmak şeklindedir. Sonuç çıkmayan, kural ve kanun maddelerini açıklayan ve yeni bir şey üretmeyen yazıları ben ikinci planda tutuyorum.

 

Bu durumda ve bu şartlar altında gerek Mahkemelerin, gerekse Yargıtay’ın olaya tam anlamı ile vakıf olabilmesi mümkün görülmemektedir. Öyle ise bugünkü sistemde devam edilmesi ve yeniliklere direnmek yanlışlıkların devam etmesine yeşil ışık yakmak demektir.

 

1993 yılına kadar ifadeler müdafiisiz olarak  alınıyordu. Karakollarda sanık ve emniyet mensupları başbaşa idi. Bu tarz ifade alınması yaygın olarak işkence ve ifadenin zorla imzalatıldığı iddiasını da gündeme getiriyor, bu durum yargı mensuplarını da güç durumda bırakıyor, gerçek ifadenin ne olabileceği tartışmalara sebep oluyordu.

 

1992 yılının sonunda Ceza Muhakemeleri Usulü kanununda yapılan bir değişiklik ile sanığın avukat yardımından istifade etmesi ve avukatın ifadede hazır bulunması maddeleri getirildi. Böylece daha önceki işleyişe yeni bir açılım sağlanmış oldu. Bu uygulama ifade almanın gerçeğe yaklaşması ve işkencenin önlenmesi konusunda bayağı etkili oldu ama yeterli olamadı. Şu anda ülkemizde sanıkların ancak belli bir kısmı müdafiin yardımından faydalanabilmektedir.

 

Gerek kollukta, gerek savcılıkta gerekse de mahkemelerde müdafiin ifade alınmasında hazır bulunması her şeyi tek başına çözemedi. Bunda, zamanın azlığı, alınan ifadelerin bazan duyulamayacak derecede kâğıda yansıtılması etkili oldu. İfade alanın kendi yorumunu ifadelere eklemesi, başka kelimeler kullanması, yuvarlaması, duygularını katması, atlaması ve kısaltması her zaman için mümkündür. Sanık veya müdafii işin farkında olsalar bile ortam ve durum itibarı ile her zaman ifadeye müdahale etmeyebilirler. İtiraz etseler bile tepki ile karşılaşabilirler. Sanık, alınan ifadelerin ne şekilde kaleme alındığını,  hangi hususların atlandığını içinde bulunduğu psikolojik durum itibarı ile fark edecek durumda değildir. Tutanağın sanık tarafından imzalanması bile tam anlamı ile bir güvence teşkil etmemektedir . Müdafii bile, imzaladığı tutanağa nelerin  geçtiğini  atlayabilir.

 

İfade tutanaklarının teyp veya video kayıtlarına alınması ile sorun çözülebilir, sanığın  ifadesinden dönmesi engellenebilir, karakolda doğru söyler mahkemede şaşarlara yer verilmez.  Yasa koyucumuz da işin farkındadır. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi kanununa iki önemli madde eklenmiştir. Bunlardan birincisi “ifade ve sorgu işlemlerinin kaydında teknik imkânlardan yararlanılır” şeklindeki 147/ h maddesi, diğeri de tanıkların dinlenmesi başlığını taşıyan “tanıkların dinlenmesi sırasında görüntü veya sesler kayda alınabilir.” Şeklindeki

52/3 ve “duruşmaya getirilmesi mümkün olmayan ve tanıklığı maddi gerçeğin ortaya çıkarılması açısından zorunlu olan kişilerin tanıklığında bu kayıt zorunludur” şeklindeki 52/4 maddesidir.

 

Vahit Bıçak bir yazısında; kolluğun ifade alma işleminin teybe kaydedilmesi nin 1950 li yıllarda İngiltere’de Williams tarafından ortaya atıldığını ve 1988 yılında teyp kaydının yasal zorunluluk haline geldiğini, bununla da yetinilmeyerek  video kayıt sistemine geçilmesi için uygulamalara başlandığını açıklamıştır. 

 

Ankara Barosunun, bazı duruşma salonlarına avukatların tutulan tutanakları okuyacak şekilde bir düzenek yerleştirmesi de tarafımdan olumlu karşılanmıştır. Bazı duruşma salonlarına mikrofon ve kayıt sistemleri yerleştirilmesine rağmen halen bunlar bir süs olmaktan öteye gidememektedir. Zamanımızda kayıt sistemi kurmak ve organize etmek çok pahalı olmasa gerek.

 

Adalet Bakanlığının yukarıda belirttiğimiz yasal maddelere yeni hükümler de ekleyerek zorunlu olarak kayıt sistemine geçilmesini sağlayacak düzenlemeleri yapması ve uygulamayı zorunlu hale getirmesi gerekmektedir.

 

yazarın diğer yazıları için

www.gazetemetropol.com 

 

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

18/12/2005 - Bilim Ve Türküde Kaydın Önemi

Kategori: sanat

On dört veya on beş sene kadar önce idi , Hacettepe Üniversitesinde yardımcı doçent  olan Aytaç Açıkalın isimli değerli bir hocamız, konferans vermek için Batman’a gelmişti. Hocamız, toplumla yoğrulmuş ve ayrıca bilim ile toplumun yapısını bağdaşlaştırabilmiş değerli bir bilim adamı idi. Geçenlerde kendisini sordum, profesör olmuş ancak emekliliğini isteyecekmiş. Şu anda büyük bir olasılıkla emekli olmuştur.

 

Hocamız konferansta, Türklerin belgeli yaşamadıkları için dünya genelinde hak ettikleri yere ulaşamadıklarını açıkladıktan sonra, aynen şöyle diyordu:” Belgeli yaşamak kişinin fikirlerini kaleme dökmesi, onları yayınlaması, kamera ile veya başka bir şekilde ölümsüzleştirmesi, eline geçirdiği kaynakları ve düşünceleri kendisinden sonraki kuşağa aktarması demektir. Yabancılar, her şeyi belgelendirmekte ustadırlar. Örneğin: bir torna ustası bir kitap hazırlıyor ve bir düşüncesinin sanayiye uygulanabileceğini anlattıktan sonra tasarladıklarını gerçekleştiremediğini yazabiliyor. Araştırmacılar ve bilim adamları yeni bir fikir yürütmeden önce ilgili eserleri okuyup yeni doğrulara ulaşabiliyorlar.” demişti. Bu anlatımdan hemen sonra belgeli yaşamanın ne kadar  önemli olduğunu anladım. Buraya kadar ki anlatımımdan sonra gelelim türküdeki kayıtların önemine ve tarihçesine.

 

Türkülerin tarihinin binlerce yıl öncesine dayandığından kimsenin şüphesi olmasın. İlk zamanlarda okunan türkülerin, o zamanki söyleniş biçimi ile aynen bize ulaştığını söylemek mümkün değildir. Çünkü:türkülerin sözleri ve müziği zaman içerisinde değişikliğe uğramıştır. Bugün için değişik tarzda kayıt cihazlarına sahip olduğumuz için  herhangi bir türküyü kayda almak ve gelecek kuşaklara aktarmak eskiye oranla çok daha kolaydır. Bunlar: teyp, plak, kamera, cd. ve benzerleridir. Kaydedici cihazların keşfi yakın zamanlarda gerçekleşmiştir. İlk çağlarda notanın keşfinin yapılmamış ve kaydedici cihazların geliştirilmemiş olması müziğin, olduğu gibi bu günlere gelmesini engellemiştir.

 

 Eski zamanlarda semadaki mabutlara kurban sunmak, ölünün ruhunu yerin dibine yollamak, fena cinler tarafından gelebilecek kötülükleri önlemek, hastaları tedavi etmek için müzikli ayinler yapılırdı. Bu ayinlerin bir kısmının şekil değiştirmesine rağmen halen Kırgızlarda, Kazaklarda ve Altaylar’da yaşatıldığı bilinmektedir. Bu ayinlerde ozan, şiirleri müzik aleti ile okurdu. Tonguzlar’ın şamanı bu ayinlerde davul kullanırken Kırgızlar’da kopuz kullanmışlardır. Yaylı kopuz Altaylar’da halen kullanılmaktadır. İşte bu ozanlardan bahseden belge Dede Korkut hikayeleridir. Hakan huzurunda eline kopuzunu alarak ahenkli bir şekilde müzik icra eden ozanları on beşinci asrın ortalarına kadar Anadolu Türk beyliklerinde görüyoruz.  

 

Türkü olgusunun gerçek olmasına karşın bu konuda yeterli yazılı kaynağın bulunmaması bizleri üzmektedir. Ancak bu durum türkülerin özünün bilinmediği sonucunu doğurmaz. İşte ozanlık ve aşıklık geleneği türküleri aynen olmasa bile  öz ile bu güne kadar getirmiştir. Çünkü müzik toplumlar ve onu icra edenler tarafından elden yeni kuşaklara aktarılır. İşte bu arada bayrak yarışına katılan tüm ozanlarımızı rahmet ve saygıyla anıyorum.

 

Ozanlar hakkında ilk tarihi bilgi beşinci asırda Atilla devrine aittir. Kaynaklara göre Atilla’nın ordusunda şairler ve mızıkacılar vardı. Tarih yazarı Priscus, Atilla ile ilgili bir ziyafet sahnesini şöyle anlatır: ”Akşama doğru meşaleler yandığı zaman, ipekten yapılmış güzel çadıra iki şair geldi. Bunlar Atilla’nın önünde Hun diliyle şiirlerini okudular.Bu şiirler Atilla’nın kahramanlıklarını, zaferlerini anlatıyordu. Bu şiirleri dinleyenlerin gözleri parlıyor, gençler arzu ve ihtiras, ihtiyarlar da elem ve teessür gözyaşları döküyorlardı”. Ayrıca, Türklerin müziğe düşkün oldukları Çin kaynaklarında da anlatılmaktadır.

 

Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ı Lügat-it Türk adlı eserinde o zaman kullanılan müzik aletlerinden bahsedilmektedir. İlk Selçuklu hükümdarı Tuğrul beyin, Abbasi halifesinin kızı ile evlenme törenini anlatan tarihçi Abu-l Farac, Türklerin dans ettiklerini aktarmıştır. İslamiyet’ten önce toy denilen büyük kurban ziyafetleri yapılırdı. Bugün bu kelime düğün, eğlence anlamında halk tarafından kullanılmakta olup bazı türkülerimizde geçmektedir. Aşık Hüseyin’den alınan bir Erzurum türküsü, “güzeller bezenmiş toya giderler” diye  başlamaktadır. Van türkülerinde de bu kelime sık sık geçmektedir. Türklerin müziği Arapların ve Acem’lerin müziğinden farklı bir gelişme göstermiştir. Selçuklular döneminde Türkistan ve Horasan Türkleri arasında tasavvuf düşüncesi ve tekke hayatı yayılıp gelişti.

 

Aşık,yöresinin halk müziği geleneğinde varolan kalıplar çerçevesinde deyişlerini çalar ve söyler. Halk ezgileri uzun zaman korunduğu için değişmeleri de uzun zaman almıştır. Çağımızda bile usta çırak aşıklar bulunmaktadır. Ancak günümüzün iletişim olanaklarının fazlalaşması ve bol para kazanma düşüncesi bu geleneğin ağır değişimini zorlamıştır.

 

Teknoloji ve iletişimin gelişmesi, aşıkların, diğer yöre aşıklarının çalıp söylediği ezgi kalıplarını da kullanmaya başlamasını da beraberinde getirmiştir. Kentleşme,farklı kültürlerin türkülerine çok çabuk ulaşılabilme, şivelerin kaybolmasına , farklı kültürlerin türkülerinin de biribirine benzemesine sebep olabilir.  Yöresellik özelliklerinin kaybolmamasına özen gösterilmelidir. Çünkü “mahallilik” binlerce yıllık türkü geleneğinin getirdiği doğal bir sonuçtur.

 

1980 li yıllarda araba ile Adıyaman’dan Malatya’ya gidiyordum. Yol üzerinde fasulyeleri ve subaşı ile meşhur Sürgü nahiyesi vardır. Orada fasulye almak için arabayı park ettim.Dönüşte arabanın yanında üç kişi gördüm.Malatya’ya gideceğimi ve isterler ise götürebileceğimi söyledim. Bir kişi yanıma,iki kişi ise arabanın arka koltuğuna oturdu. Yanımdaki kişi Malatya ve Arguvan türkülerinin ünlü kaynak kişisi Hasan Durak imiş. Sürgü Takaz’dan eğlenmeden dönüyorlarmış. Malatya’ya yaklaştığımızda arka sol koltukta oturan kişi Hasan Durağ’a hitaben”Hasan gardaş, atadan kalma bende bir türkü var,bu türküyü h iç kimseye vermedim. Sana bu türküyü verem banta oğu “ dedi. Türküyü söyledi. Türkü çok güzel ve duyulmamış bir türkü idi. İşte,okuyucuların banda aktardığı türkülerin birçoğunun uzun zamanlardan beri okunan türküler olduğu gerçeğini kabul etmek gerekir. Kaynak kişiye telif hakkının verilmemesi,beste sahibine telif hakkı avantajının tanınması birçok anonim türküyü bestelenmiş türkü haline getirmiştir. Bu konu uzun ve derin bir konu olduğu için şimdilik konuyu geçiştiriyorum  

 

Yazının icat edilmesi ile bir çok olay ve düşünce belgelendirildi. Bu durum türkülere de yansıdı. Şu an için tarihin derinliklerinde bulunan birçok şiir bestelenmiş bugüne dek  gelmiş, çalınıp okunmuştur. Müzik konusunda en önemli gelişme ise notanın icadıdır. Notanın gündeme gelmesinden sonra müzik eserleri ölümsüzlüğe kavuşturulmuştur. Türk musikisinde kullanılan notalar ilk önce IX yüzyılda Arap alfabesine dayanılarak yapıldı. Ne çareki türkülerin notalandırılması ancak cumhuriyet döneminde oldu.                           

 

Türküler 1926 yılından itibaren notaya alınmıştır.Bu derleme olayı artarak günümüze kadar gelmiştir.Artık, yurdumuzda epeyi derlenmiş türkü mevcuttur.Bu türkülerin notaya alınması,arşivlendirilmesi ve belgelendirilmesi konusunda epeyi yol alındığı halde gene de kaynak kişi,beste sahibi ve o türküyü okuyanlar arasındaki tartışmalar sürüp gitmektedir.Durum o boyutlara ulaşmıştır ki, olay kültüre hizmet değil menfaat çatışmasına dönmüştür.Türküyü ilk yakan kişi eserini notaya aldırıp notere tasdik ettirse idi ihtilaflar çok azalacak idi. Yukarıda da anlattığımız gibi belgeli yaşama alışkanlığımızın olmaması günümüzde de halen sürmektedir.

 

Şu Frat’ın suyu akar serindir türküsünün hangi yöreye ait olduğu,bu türkünün beste olup olmadığı inceleme konusu yapılmıştır.Fırat türküsünün 1980 li yıllarda İzzet Altınmeşe tarafından seslendirildiğini hatırlamaktayım.Türküyü ilk dinlediğimde çok etkilenmiş ve türküde anonim bir hava sezmiştim.Ezgi olarak da Malatya  ve Fırat havzasının sözcüklerini içeriyordu. Arguvan ağzı ve ritmi bu türkünün yabancı olmadığını bana çağrıştırıyordu.Aşık özelliği olmayan bir sanatçının birdenbire böyle bir beste yapması çok zor bir olaydır.Ancak daha önceden bir eser var ise bu eser işi bilenler tarafından geliştirilir,güzel güzel sözlere dönüştürülebilir

.

Türkünün Erkan Oğur ve İsmail Demircioğlu tarafından seslendirilmesi ile eser hafızalara nakşedildi.Elazığ’ın  Tabanbükü  köyünden olup Malatya’da yaşayan Mustafa Tosun,Korucuk köyünde Nazlı adlı bir gelinin suda boğulması üzerine gelinin kocası tarafından dökülen sözcükleri ağıt haline getirdiğini, Fırat türküsünün söz ve müziğinin kendisine ait olduğunu iddia etmiştir.Arguvan ağzı türkülerin değerli araştırmacısı Süleyman Özerol bu anlatımları yaptıktan sonra şöyle devam etmektedir.Mahalli sanatçı Teslim Budak 1977 yılında Umur plaka bir kaset yapar.Bu kasetin içinde güzel bir türkü vardır.O türkünün ismi de “Gönül kalk gidelim Hüseyin’e doğru” isimli türküdür.Türkü Avşaroğlu Kul Mustafa’ya aittir demiştir.

 

Bu bahsedilen bant bende mevcuttur. Özellikle türkünün giriş kısmı Şu Fırat’ın suyu akar serindir türküsüne çok benzemektedir, fakat iki türkünün sözleri biribirinden çok farklıdır..Fırat türküsü bu türküden esinlenerek yapılmıştır, diyebilirim.Çünkü: Gönül kalk gidelim Hüseyin’e doğru isimli türküyü dinleyen mürekkep yalamış bir müzik adamı, bu eserden esinlenerek yeni  yeni türküler üretebilir diye düşünüyorum.Önemli olan şey müziğin özü ve kalitesidir.Her zaman için kaynak kişinin ortaya çıkardığı eser özdür ve o eser o kaynak kişiye, kendisine daha öncelerden ulaşmış ise halka aittir.Fırat türküsünün anonim karakter taşıdığından hiç şüphem yoktur.Gönül kalk gidelim Hüseyin’e doğru türküsünün Avşaroğlu Kul Mustafa’ya başka bir kişiden ulaşıp ulaşmadığı da önem kazanmaktadır.Bana göre de Fırat türküsü özü ile bir Malatya türküsüdür.Her ne olursa olsun kıymetli bir türkünün ortaya çıkarılmasına katkıda bulunanlara teşekkür etmek gerekir.Ancak;herkes bir türküyü hemencecik  sahiplenmesin, halk denilen ustanın ve aşıkların değerini açıklasın ve versin.

 

Kaset, teyp,nota gibi kayıt aletlerinin sıkça kullanıldığı dönemimizde bile buna benzer tartışmalar ve olaylar yaşanmaktadır.Sonuç olarak şöyle diyorum: Herkes bir değer olarak ortaya çıkardığı eserleri belgelesin ve bu belgeleri kendisinden sonraki kuşağa aktarsın.

1-Süleyman Özerol                                                                            

Kömürhan köprüsü nereye bakar

2_ Meydan Larausse                                                          

3-Armağan Coşkun elçi

Muzaffer Sarısözen

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

18/12/2005 - Malatya Halk Müziğine Genel Bir Bakış

Kategori: sanat

Türkülerin tarihinin binlerce yıl öncesine dayandığının  bilinmesine  rağmen, bu konuda yeterince kaynak bulunduğunu ileri sürmemiz mümkün değildir. Binlerce yıl öncesinde şamanizm inancına göre semadaki mabutlara kurban sunmak,fena cinler tarafından gelebilecek kötülükleri önlemek, hastaları tedavi etmek için müzikli ayinler yapılırdı. İşte Türk müziğinin kaynağı bu ayinlerdir. Belirttiğimiz gelenek halen Kırgızlarda, Kazaklarda ve Altaylarda yaşatılmaktadır. Adından da anlaşıldığı gibi türküler Türklerin bulunduğu yerlerde üretilmiş ve Türklerin göçleri ile de dünyanın değişik yörelerine yayılmıştır. 

 

Türkülerin özelliklerinin ve şive karakterlerinin gerçek anlamda tesbit edilmesi ile değişik yerlerdeki toplumlar arasında bağ kurulması mümkün olabilir. Çünkü: Türküler değişik toplumlarda değişik karakterler göstermektedir. Bu açıdan türkülerin menşeinin ve özelliklerinin iyi tahlil edilmesi ve yöresinin yerli yerine oturtulması elzemdir.

 

Malatya türkülerinin tahlil ve incelemelerine de yukarıda belirttiğimiz doğrular ışığında bakılmalıdır.

Hatta araştırmalar derinleştirilmeli zaman zaman fikir tartışmaları yapılmalıdır. Gerçeğe bu şekilde ulaşılabilir ve henüz tam anlamı ile Türkiye gündemine getirilemeyen Malatya türküleri gerçek yerine oturabilir. Malatya türkülerini ve özelliklerini su yüzüne çıkarmadaki katkılarından dolayı  Muzaffer Sarısözen’e,’a, Halil Atılgan’a, Salih Turhan’a ve Süleyman Özerol’a ve diğer değerli derleyicilere peşinen teşekkür etmek isterim. Ancak; Malatya müziği o kadar çok ve derindir ki bu çalışmalar ile ancak buzdağının bir ucu görünebilmiştir. Nota bilgisine sahip Malatyalı sanatçılara çok büyük iş düşmektedir. Ne yazık ki derneklerimiz, sanatçılarımız, iş adamlarımız, gerekse de kamu kurumlarımız gerekli duyarlılığı göstermemektedirler. Bu durum bizleri çok üzmekte ve öz Malatya müziği başka taraflara kaymaktadır. 

 

Malatya türküleri yöre ve yörede yaşayan insanların karakteri ve düşünce yapısına göre farklılıklar göstermektedir. Biz de bu durumu bilerek türkülerimizi kısım kısım ele alacağız. Mikrofon sisteminin ve düğün salonlarının olmadığı dönemlerde Malatya merkezinde düğünler kayısı ağaçlarının altında bahçelerde yapılırdı. Düğünden bir gün önce akşama doğru masalar kurulur, etler pişer, özellikle davul zurna eşliğinde halaylar çekilirdi. Söylenen türküler genellikle gazel tarzı ve uzun hava türündendi. Malatyalılar klasik sazlarla ve kıvrak havalarla pek oynamak istemezlerdi. Oynanan oyunlar, ağırlama, üç ayak, lorke, tezleme, delilo türü oyunlardı. Bu düğünlerin en renkli simaları Sami Kasap, Zurnacı Vahap ve Davulcu Saim’di.

 

 Sayın Halil Atılgan ile Salih Turhan’ın Malatya’ya mahsus uzun havaların ve hoyratların çok az olduğu fikrine  katılamıyorum. Hoyrat, maya ve gazel tarzı uzun havaların ki ben bunların hepsine birden  yüksek hava diyorum, Malatya, Şanlıurfa, Elazığ, Diyarbakır kısmen de Sivas ve Erzurum ve Erzincan’da okunduğunu belirtmek ister, yukarıda saydığım illerin müziği ve şivesi arasında bağlantı kurarım. Malatyalı Fahri bir türküyü “Şu dağları delmeli” diye Elazığlı Hafız Osman Öge de “Bülbülüm bağ gezerim” diye okumuştur. Gene, Malatya adına repertuarda kayıtlı olan “Bir oda yaptırdım hurma dalından” adlı eser Şanlıurfa’da da çok yaygındır. Belki Malatya’ya ait bu tür yüksek  havaların derlenmemiş ve notaya alınmamış olması sayın çok değerli  araştırmacıları yanıltmış olabilir. Bu konuya değinmemin amacı Malatya merkez temel müziğinin esas anlamı ile uzun hava olduğu inancımın tersi bir düşüncenin kitaba kanaat olarak yazılmış olmasıdır.  Urfa ile Malatya’nın bu tür müzik tarzını birbirine benzetir ve Malatya merkez müziğindeki ağırlığın uzun hava ve gazeller olduğuna inanırım. Halil Atılgan ve Salih Turhan’ın Malatya hakkındaki türkü kitabının sonundaki Malatyalı sanatçılara ait plak listesindeki uzun havaları saymaya kalktım fakat zaman alacağı için sayamadım.  Bu liste ile değerli kitap yazarlarının çıkardığı sonuç dahi çelişki yaratmaktadır. Uzun havaların en büyük icracıları da Malatyalı Fahri, Sami Kasap, Hakkı Coşkun ve Bedri Karahan'dır. Şu anda benim elimde notaya alınmamış Malatya’ya ait elli civarında uzun hava ve gazelin bulunduğunu söyleyebilirim. Arzu edenler bunları ve bende bulunan diğer türkülerimizi notaya alabilirler. Bu uzun havalara örnek olarak Malatyalı Fahri’nin “Yolum düştü Suriye’ye Halep’e, Sami Kasap’ın “Bir dağ ne kadar yüce olsa bir kenarı yol olur” Bedri Karahan’ın “Dilek Pınarı’nın suyu kesile” isimli uzun havaları gösterilebiliriz. Malatya müziği yönünden daha çok incelemelerin ve derlemelerin yapılması benim bu kanaatimi pekiştirecektir.

 

Malatya yüksek havalarının icra edilmesinin çok zor olması, hayattaki sanatçıların da bu tür eserleri okuyamaması ve kaynak kişilerin de vefat etmiş olması Malatya’da uzun havanın yeterince bulunmadığını göstermez. Selahattin Alpay’ın konunun üzerine eğilerek ve çaba göstererek Malatya’ya mahsus birkaç uzun hava veya gazeli  okumasını bekliyor ve Malatyalı diğer sanatçılardan da bunu istiyorum.

               

Malatyalılar klasik Türk müziği karakterinde  halk müziği eserleri de üretmişlerdir. Klasik tarzda en fazla eser veren tambur üstadı ve büyük bestekâr, söz yazarı, müthiş ses Fahri Kayahan’dır. Sami Kasap müziğini klasik sazlarla icra ederdi. Bundan başka  Kemancı Kalender’i bu listeye ekleyebiliriz. Bedri Karahan ise cümbüş çalardı. Elazığ müziğinde türküler sanat müziği kalıpları içinde okunmasına rağmen bu kalıp isimlerine Malatya’da fazla yer verilmez.

 

Bayanlar tarafından yapılan kına geceleri ve düğünler ayrı yerlerde yapıldığından bu düğünlerdeki türküler farklı karakterdedir. Türküler daha ziyade hareketli türkülerden ve kına havalarından oluşmuştur. Bayanlara çalanlar Kalender ile Defçi Sıddı, daha sonra da Bedri Karahan’dır. Bedri Karahan oyun türü açısından epeyi de eser bırakmıştır. “Dam üstünde un eler”, “Kernek’in tepeleri”, “Gidenin üçü güzel” gibi türküleri örnek olarak gösterebiliriz. Malatyalıların zamanında klasik sazlarla meşk etmemeleri de onların Türk sanat müziği tarzındaki eserlerle uğraşmadığı sonucunu doğurmaz.

                 

İkinci safha, bir sonraki kuşağın yetiştiği dönemdir. Bu kuşak, Erkek Sanat Enstitüsü Radyosu’nun ve müzikli parkların açılışı ile Türkiye gündemine geldi. İkinci kuşağın en önemli ismi bana göre İlhan Kızılay’dır.  Ufuk Erbaş, Selahattin Alpay, Yüksel Özkasap, Bedri Karahan, Mehmet Yumrutepe, Fahri Özyıldırım gibi sanatçılar da bu dönemde piyasaya çıktı ve tanındı. Hatta, İbrahim Tatlıses, İzzet Altınmeşe, Kâhtalı Mıçı ve Şükran Ay gibi sanatçılar da Hürriyet aile çay bahçesi ve Kernek gazinosu gibi parklarda uzun süre program yaptılar. Maalesef bugün için Malatya müziği çok sessiz.

               

Arguvan  müziğini  iki bölümde incelemek gerekir. Birincisi; Bektaşilik felsefesi uyarınca genellikle dedelik ve aşıklık geleneği ile törenlerde çalınıp söylenen müziktir. Çok eskilere dayanır ve geleneksel olarak bu günlere kadar gelmiştir. Arguvanlı en eski aşıklardan bir tanesi İsa köyünde 19. Yüzyılın sonlarında doğan Aşıki’dir. Semahlar Malatya’nın Hekimhan, Arapkir ve Akçadağ ilçelerinde de yaygındır. Arguvan’ın Minayik Köyü, samahları ile meşhurdur. Aşıklardan Hekimhan’ın Basah köyünde 1843 yılında doğan Sarı Turnam isimli samahın kaynak kişisi Hekimhanlı Esiri’yi, Mahsun Hüseyin veya Aşık Hüseyin mahlasını kullanan Hasan Hüseyin Orhan’ı, Seyit Meftuni’yi (İbrahim Memo Temiz), Muharrem Naci Orhan’ı (İkrari), Hüseyin Avni Orhan’ı (Efendi Dede), Hüseyin Temiz’i (Sarı Dede), Bayram Aksüt’ü, İbrahim Emici’yi,  Arapkirli Süleyman Elver’i, Akçadağlı İbrahim Erdem’i sayabiliriz. “Küçük yaşta gurbet elde gezer divana divana” samahı Aşık Meftuni’ye, “Gel ey gönül mülk edinme bu dehri” İbrahim Emici’ye, “Gine vedalaşdı dildar-ı yaren” İbrahim Erdem’e, “Dünya umuruna meylini verme” Süleyman Elver’e, “Çektiğim cevr ile cefa”  isimli samah da Bayram Aksüt’e aittir.

 

İkinci bölüm ise Samahların dışında kalan Arguvan ağzı Türk halk müziğidir. Bu konuda Süleyman Özerol’un kitabı piyasaya çıkmış ama henüz kitabı tedarik edemedim. Kitabın uzun araştırmalar sonucu hazırlandığını biliyorum. Bu müzik, halka en yakın müzik olup çok yalındır ve konuşmaya yakın bir şekilde söylenir. Sözlerinde aman, soyğa, ölem, neydem gibi kelimeler  bulunan yalın ve halkın konuşma dili şeklinde söylenen türküler duyarsanız buna Arguvan ağzı türkü diyebilirsiniz. Arguvan ağzı türkü Çamşığı’dan başlayıp Hekimhan, Akçadağ, Doğanşehir’den geçerek bir çizgi halinde Adana’ya ve Gaziantep’e kadar uzanır. Farklı yörelerde türkülerin farklı yorumlanması Arguvan ağzı olma özelliğini yitirtmez. Esas itibariyle Arguvan ağzı müzik uzun havalardan meydana gelmiştir. Hareketli makamları da daha ziyade aksak ritimlidir. Ancak burada dikkatimi çeken bir nokta aksak ritmin Türkiye’de en çok Doğanşehir ile Arguvan’da  yaygın olduğunu gözlememdir. Kanaatim odur ki uzun hava yönünden hem de aksak ritimli türküler yönünden Doğanşehir ve  Arguvan birbirlerini etkilemiştir. Malatya kokan aksak ritimli türküler Türkiye geneline yerleşmek üzeredir. Bu türkülere örnek olarak, “Beni dertten derde saldın”, “Gelin oldum Karabük’ün eline”, “Uyle gelin, Beylerderesi’nden aştım gediği”, “Ören’e vardım da Ören höyüğü”,  “Bir ay doğar ilk akşamdan geceden”, “Aşağıdan bir yel esti” gibi türkülerdir. Son zamanlarda bu türde besteler dahi yapılmaya başlanmıştır. Arguvan müziğinin önemli kaynak kişileri ve okuyucuları Aliseydi Adıgüzel, Muharrem Temiz, Zeki Salman, Hasan Durak, Teslim Budak, Cemal Öztaş, Erhan Yılmaz, Mehmet Balaman gibi sanatçılardır.

 

Hekimhan türküleri de Arguvan ağzı türküleri ile benzerlik içermekte olup, en ünlü kaynak kişi ise Kemal Keskin’dir. Sanatçı, “Bir güzel methedem ortadır boyu”, “Mehrali Bey”, “Soku dibinde kuzu”, “Çıktım dağların başına” gibi türküleri gündeme getirmiştir.

 

Akçadağ türküleri hakkında yeterince araştırma yapılmamıştır. Daha ziyade Arguvan ağzı uzun havalar çalınıp söylenmektedir. Akçadağlı sanatçılardan Aşık Abdullah Gülhani’yi, İlhan Kızılay’ı, Aşık Hamit Ertaş’ı , Mustafa Sezer’i ve Abdullah Kalkan’ı sayabiliriz. Abdullah Gülhani, “Akçadağ’ın düzüne” ve “Bağçanızda bir daş attım vişneye” isimli türküleri ile ünlenmiştir. İlhan Kızılay “Örenli gelin” isimli uzun havaya kaynak kişilik yapmış, “Karlık’ta balın olam”, “Ağla ki gözlerim” gibi Malatya türkülerini de gündeme taşımıştır. Bir Akçadağlı olarak Akçadağ belediyesinin internet sitesinde Akçadağlı sanatçılara ve Akçadağ türkülerine yer verilmesini talep ediyorum.

Doğanşehir’de de daha ziyade Arguvan ağzı uzun havalar ile ağır halaya benzer aksak ritimli türküler çalınıp söylenir. En ünlü sanatçılar; Hanifi Ünver, Sıddık Doğan, Battal Küpeli, Mahmut Atabay, Mümtaz Yıldırım, Fehmi Günaydın’dır.

               

Darende türküleri daha farklı ve hareketli ve klasiğe yakındır. Darende türkülerini repertuara kazandıran Nazmi Özalptır. Ali Gürbüz ve Mustafa Zengin’i bu arada zikretmek gerekir. Darende’nin “Dereden duman kalktı”, “Su gelir lüle lüle”, “Çık daldan erik devşir” gibi türküleri vardır.

 

Arapkir’de yukarıda bahsettiğimiz gibi semahlar ve Eğin tarzı türkülere rastlanır. Saadettin Özdağ, Azmi Fenercioğlu ve Süleyman İkinci’nin kaynak kişiliğini yaptığı türküler vardır. Bunlar “Atlar eğerlendi”, “Büyük cevizin dibi” gibi türkülerdir.

 

Bu yazım, araştırma yapacaklara kuşbakışı bir fikir verebilir. Hep beraberce el ele vererek çok zengin Malatya halk müziğini gerçek yerine ulaştıralım, müzik ve kültürümüze sahip çıkalım.

 

Bu yazıyı yazarken şimdiye kadar araştırdığım ve duyduğum duyguları dile getirmeye ve bir nebze olsun müziğimize katkıda bulunmaya çalıştım. Malatya halk müziği hakkında belge bilgi ve düşüncelerinizi aşağıda belirttiğim adrese e-posta vasıtası ile ulaştırabilirsiniz. Saygılarımla. 1.9.2004   - Ankara-

 

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

17/12/2005 - Çevre Yasası Tasarısı Hakkında

Kategori: hukuk

Çevre kanununda değişiklik yapılmasına dair kanun tasarısı Parlamentoda 1/322 numara ile gündeme alınmış ve Türkiye Büyük Millet Meclis’i Çevre komisyonunca son şeklini alarak meclise sunulmuştur. Bu tasarı, eski çevre yasasına göre bir takım yenilikler getiriyorsa da bana göre  sorunu esaslı bir şekilde çözemeyecektir. Çünkü; temel noktalarda yasa tasarısı ile uygulama arasındaki bağ ve devletin işleyişi yeterli ölçüde göz önünde tutulmamıştır. Yasa koyucunun yasa yapmadan önce yapacağı şeyler, çıkarılacak yasa konusunda uygulamaları yakından bilmesi ve ilgili kanunların neler olduğunu  dikkatlice saptamasıdır. Uygulama ve derin bir hukuk bilgisi olmadan yapılan yasalar reform olamaz, olsa olsa düzenleme olur. Ceza vermeye yetkili organlar kamu kurumları ve kirletenlerin ekserisi de kamu kurumu olduğu müddetçe çevre temizliğini yaratmamız bence çok zordur, hatta mümkün değildir. Özellikle son kırk yılda çevreyi dünyanın hiçbir zamanında olmayacak derecede kirlettik. Tren artık kaçıyor. 

 

Öncelikli olarak mevcut duruma biraz göz atalım. 2872 sayılı çevre yasası ceza verme ve işyeri kapatma  yetkisini valiliklere, belediyelere vermiş idi. Ancak cezaların çok ağır olmasına rağmen uygulama ağır aksak gittiğinden kirlenme hayatımızı tehdit edecek boyuta ulaşmıştı. Tasarıda bir iki önemli düzenleme yaparak çevre konusunda önemli adımlar atabiliriz. Bu bir şanstır.

 

Öncelikli olarak birkaç rakam vermekte fayda var. 1999 yılında Çevre Bakanlığı’nın yaptığı istatistiklere göre; önemli 3000 sanayi kuruluşunda 930 milyon/m3 su tüketildiği tespit edilmiştir. Bunun 727 milyon/m3 ü hiç arıtılmadan alıcı ortama verilmektedir.  Bu miktarın da 610 milyon m3 ü kamuya ait işletmelerdir. Arıtma tesisi bulundurmama oranı özel sektörde % 16 kamu sektöründe ise % 84 tür. Atık suların % 45 i evsel nitelikte olup bunun % 80 i alıcı ortama verilmektedir.  Arıtma tesisi olmayan organize sanayi bölgesi oranı % 86 dır. Türkiye’de tüm akarsular lağım kanalı haline gelmiştir. Belediyeler atık su parası aldıkları halde gene de suları arıtmadan akarsu, göl ve denizlere vermeye devam etmektedirler. Buradan ve rakamlardan çıkardığımız net bir sonuç vardır. Esas itibarı ile çevreye zarar veren kurumlar devlet işletmeleridir. Özel sektörün payı çok azdır.

 

Bu birinci tespiti yaptıktan sonra ikinci tespite geçelim. O da daha önceki verilen cezaların idari nitelikte olması ve kamu kurumları tarafından verilmesi idi. Hiç kimse, çevre konusunda yetkili makamların yeterli denetim yaptığını söyleyemez. Çünkü: Çoğunlukla ceza vermeye yetkili organlar en fazla kirletenlerdir. O halde cezaların idari cezalardan çıkarılarak adli cezalar şekline dönüştürülmesi ile ancak  sorun çözülebilir. İdari yargının asıl işlevi devlet ile vatandaş arasındaki ihtilafları çözmektir.  İdari yargıya devlet işletmeleri ve kurumlarını da sokar iseniz, hem uygulamada hem de ceza vermede ve denetlemede sorun yaşarsınız. Bu başlangıç yazımdan sonra, çevre komisyonunun kabul ettiği metnin olumlu ve olumsuz yönlerine bakalım.  

 

Tasarının 4. Maddesine göre Yüksek Çevre Kurulu kurulacak, bu kurul Başbaban başkanlığında en az yılda bir defa toplanarak çevre politikasını belirleyecek, hukuki ve idari tedbirler alınacak, uyuşmazlıkları karara bağlayacaktır.  Bu tip bir araya gelmelerin Türkiye’de yeterli derecede sonuç vermediğini biliyoruz ama gene de kurulun bir nebze faydalı olacağına inanıyorum.

 

Tasarının 6. Maddesinin c bendinde ulusal mevzuat ve taraf olduğumuz uluslararası sözleşmeler ile koruma altına alınarak koruma statüsü kazandırılmış alanlar ve ekolojik değeri hassas alanların her tür ölçekteki planlarda gösterilmesinin zorunlu olduğu hususu bence çevre yararına kullanılması halinde olumludur.   

 

Aynı maddenin d bendinde Bakanlar Kuruluna özel çevre koruma alanları tespit ve ilan etme yetkisi tanınmıştır. 2872 sayılı çevre kanununda da bulunan bu hüküm önemli olarak görünse de bir bakıma güçsüzlüğün ifadesi şeklinde yorumlanabilir. Önemli olan şey her tarafın aynı ölçüde ve değerde korunmasıdır.

 

Tasarının 7. Maddesi de çok ilginçtir. Üçüncü fıkra çok önemlidir. Burada, petrol, jeotermel kaynaklar ve maden arama faaliyetleri çevresel etki değerlendirilmesi dışında tutulmaktadır. Bu madde de çevreyi çok olumsuz yönde etkileyecektir. 

 

Tasarının 8. Maddesinde atık sular arıtılmasından ve atık su alt yapı tesislerinin kurulmasından, bakım ve ıslahından sorumlu kurumlar belirlenmiştir. Ancak; arıtma sistemlerinden sorumlu yönetimlerin yapacağı her türlü harcamalardan atık su altyapı sistemlerini kullananların belirli oranlarda katkı sağlayacakları hükme bağlanmıştır. Bu katılım payını belirlemeye yetkili organlar belediye meclisleri ve diğer idarelerin yetkili organlarıdır.  Bu hükme benzer bir düzenleme de evsel katı atıkların bertaraf edilmesinde hükme bağlanmıştır.

 

Burada dikkat edilmesi gereken husus; önemli ölçüde atık su parası, çevre temizlik vergisi gibi yükün altında bulunan vatandaşlara yeni yük getirmemektir. Belediyelerin ve devletin diğer kurumlarının sosyal devlet ilkesinden sapmamaları çok önemlidir. Çünkü: su, elektrik gibi zaruri olarak halkın kullanmak zorunda oldukları değerlerin düşük seviyede tutulması mutlaka gerekmektedir. Belediyelerin bol bol harcadıkları ve savurdukları meblağların kat kat halktan alınması hoş ve sevimli olmasa gerektir. Son zamanlarda Enerji Bakanlığımızın elektrik fiatlarının sabit tutmasını da memnuniyetle karşılıyorum.  Ancak belediyenin yetkili olduğu hususlarda fiat dengesinin kurulamadığını da bir gerçektir. Bir verginin veya harcın veya miktarın salınabilmesi için mutlaka oranının, miktarının, kimlerden ve nasıl alınacağının yasada belirlenmesi gerekir. Oranı ve miktarı belli olmayan bir yük kişilerin üzerine yükletilemez. Kısaca şöyle diyorum, bu madde anayasa mahkemesinin iptaline gebedir. 

 

Tasarının 9. Maddesine denetim yetkisi Bakanlığa verilmiştir. Gerektiğinde bu yetki il özel idarelerine, belediye başkanlıklarına, denizcilik müsteşarlığına, sahil güvenlik komutanlığına ve ilgili diğer kurumlara devredilir. Sonuçta 2872 sayılı çevre yasası ile tasarıda denetleme yetkisi verilenler aynı gibidir. Belki  tasarı yasalaşırsa yetkili devlet organları biraz daha çeşitlenecektir. Denetim gene yeterince yapılamayacaktır.

 

Bazı kamu kurumlarının denetimini yasanın genel hükümleri dışında   yapılması hükmü de hem kanun yapma tekniğine aykırıdır, hem de yapılan yasanın herkese aynı oranda uygulanması gerektiği yani eşitlik ilkesine aykırıdır. Çevre kurallarına uymak için askeri kurumların diğer kurumlara nazaran daha çok olanaklarının bulunduğu da bir gerçek olduğuna göre, bence bu hükme hiç gerek bulunmamaktadır.

 

İdari nitelikteki cezalar da hemen hemen eskisini andırmaktadır. Örnek olarak; emisyon ölçümü yaptırmayan motorlu taşıt sahiplerine 250.- Tl. sı, hava kirliliği yönünden kurulması ve işletilmesi izne tabi tutulan tesisleri kuran ve işletenlere 12.000.- Tl sı, kurulması zorunlu olan atık alım, ön arıtma veya bertaraf tesislerini kurmayanlara ve kurup da çalıştırmayanlara 30.000.- Tl. sı ceza verilir. Bu listeleri sıralayıp uzatabiliriz.  2872 sayılı çevre kanunundaki cezalar da yüksek idi ve bu yaptırımlar belediyeler ile diğer işletmelere pek verilemiyordu. Gene aynı durumla karşılaşacağımızı düşünüyorum. Bazı işletmeler sıkı denetlenecek büyük cezalar altında bırakılacakken tüm lağım sularını akarsulara veren belediyelere gene ceza verilmeyecektir.  Şimdiye kadarki uygulamalar ufak nüans değişikliği ile devam edecektir.  Bu idari nitelikteki cezaların itiraz mercii idari mahkemelerdir.

 

Bazı sivil toplum örgütlerine ve kurumlara hukuki anlamda yetki ve sorumlulukların verilmesi, çevre gönüllüsü sisteminin getirilmesi de güzeldir.

 

Özellikle yeni yürürlüğe giren 5327 sayılı ceza yasasının 181 ve devamı maddelerinden bahsetmek istiyorum. Bu maddelerde çevreyi kirletenler, gürültü yapanlara ve imar kirliliğine sebep olanlara çeşitli derecelerde hapis cezası öngörülmüştür.  Çevrenin kasten kirletilmesine ilişkin 181. Maddenin 1. Fıkrası ile çevrenin taksirle kirletilmesine ilişkin 182. Maddenin birinci fıkralarının yürürlük tarihleri yeni ceza yasasının 344. Maddesi ile 12.10.2006 tarihinde yürürlüğe girecektir. Dikkat edilirse çevreyi kirletme ile alakalı olarak aynı suçlara ilişkin düzenlemeler vardır. Para cezalarını vermeye yetkili kurumlar kamu kurumları olduğu halde hapis cezaları vermeye yetkili kurumlar adli makamlardır.  Bu durumda her iki kuralların ve çifte ceza vermenin de önüne geçilmesi gerekmektedir. Yasa çıkmadan ceza yasasındaki kurallar ile çevre yasasındaki tasarı arasındaki ceza dengesinin kurulması elzem gözükmektedir.

 

Çevrenin kirletilmesinin engellenmesi, hem hapis cezalarının hem de para cezalarını vermeye yetkili organların adli organlar olmasından geçmektedir. Yani soruşturmalar Cumhuriyet savcılıkları ve emniyet makamları tarafından  bilirkişilerden, çevre uzmanlarından yararlanarak yapılsın, uyma sürelerini de onlar versin ve itiraz sonucu adli hakimler işi çözsün. Gene de dava açılması icrayı durdurmasın. Hem çevre yasasındaki düzenleme hem de Türk ceza kanunundaki düzenleme ona göre yapılsın.

 

Tasarının geçici 4. Maddesine göre atık su arıtma tesisleri ile evsel nitelikteki katı atık bertaraf tesisini kurmamış belediyeler ile diğer sanayi kuruluşlarına 3 yıl ile 6 yıl arasında süre verilmektedir.

 

Bence yapılacak en mantıklı yol tasarıdaki ceza hükümlerini yeniden düzenleyerek trafik suçları, patent ve marka suçları , fikir ve sanat suçları gibi ceza verme işlerini ceza  mahkemelerime bırakmaktan ibaret olmalıdır.

 

Özellikle yeni ceza kanunundaki düzenlemelerin çevrenin kirletilmemesine çok önemli katkı yapacağına kuşku duymamaktayım. Bu düzenleme çevre hukukunda ve imar düzenlemesinde yeni bir çığır açacaktır. İstediğim şey yeni çevre yasası düzenlemesinin ceza hukuku normları bazında ve uyumlu olmasıdır.            

 

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

güncel, sanatsal, kültürel ve hukuksal konularda gündem yazıları

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta

ilgili linkler

dost bloglar

yansimadergisi
metropolgazetesi
ehalimyilmaz

blog sayaçları

Free Counters
Web Site Counter